Yaz mevsimi güzelliktir

Bir Karadeniz turundan yansıyanlar
YAZI VE FOTOĞRAFLAR: IŞIL GÜLEÇ
IŞIL GÜLEÇ yazdı
IŞIL GÜLEÇ yazdı

Zaman yarış atına binmiş koşar adım gidiyor. Geriye dönüp baktığımızda üç mevsimin geçtiğini görüp şaşırıyoruz. Mevsimler ne çabuk geçiyor. Önümüzde sıra dağlar gibi duran günler, haftalar, aylar nasıl da geçti, insan inanamıyor. Sanata zaman ayıranlara günler, haftaların dar geldiği de bir gerçektir. Bir ressam, bir yazar için zaman kavramı daha farklıdır. Günler yetmez olur, içine girdiği uğraş zamanla büyük bir mücadeleyi de beraberinde getirir.

Tiyatro sevdası bende farklıdır. Fırsat buldukça oyunlarda rol almaya çalışırım. Yıl boyu çalışma, uğraş, provalar derken oyunu 3-5 gece sahneleriz. Bir avuç alkış olur bizlere dönen. Oyun bitip de selam sahnesi gelince bir hüzün alır beni. İki saatte izlenen oyun, iki saatte ortaya çıkmamıştır. Oyun biter bitmez, yeni oyun ne olacak, sorusu kafamda yankılanır.

İş sahibiyiz. Çalışmak ve de sanatı bir arada yürütmek kolay olmuyor tabi ki. İnsanın içinde o sevgi olduktan sonra zor kolaya dönüşüyordu. İşin içinde bir de sevgi olunca neler yapılmaz neler…

Dört gözle yaz mevsimi beklenir. Tatil aylarıdır. Ağaçların çiçekleri meyveye dönüşürken planlar kurulmaya başlanır. Şuraya gideceğim, orası olmazsa burası olsun. Tatil her zaman deniz, sahil, güneş üçgeninin etrafında dönüp durur. Tatil denilince herkesin aklına kesinlikle deniz gelir, deniz tatillerin olmazsa olmazıdır.

Yıllardır adını duyup da gerçekleştiremediğimiz Karadeniz Bölgesi neden olmasındı. Çalışan insanın izni sınırlıdır. 15-20 günde nereye gidilecektir, sadece tebdil-i mekân olsun, yeter de artar.

Karadeniz’e karar verilir. Bir haftalık bir turdur. Batı Karadeniz’den Doğu Karadeniz’e oradan Batum’a kadar uzanacak bir program çizilmiştir önümde.

Karadeniz’e geldiğimizi yeşillikler müjdeledi. Sabahın erken saatlerinde Abant’taydık. Temiz havası, sessizliği, suyla ağaçların uyumu, kuş sesleri hiç de alışık olmadığımız şeylerdi. Şeyi bilerek kullandım. Abant’tan Amasra’ya geçtik. Fatih Sultan Mehmet’in gördüğünde “Lala, lala, Çeşm-i Cihan bura mı ola?” dediği güzellik demeti bir ilçe, güzelliklere doyum olmayacak bir yer.

Amasra
Amasra

Amasra denilince akla kuşkusuz balık ve ünlü salatası gelir. 21 çeşit malzeme kullanılan salatası ressam elinden çıkmış gibi sunulur. Bu lezzet mutlaka tadılmalı.

Safranbolu’da tarih ve yerellik kokan bir hava egemendi. Yüz yıllık uykusundaydı koca ilçe. Hanlar, eski evler çok şey anlatıyordu kulak verenlere. Akşamüstü varmıştık bu tarihi ilçeye. Taş sokaklarında dolaştık, havayı içimize çektik. Safranlı lokumunu almadan yapamadık. Oradan Kastamonu’ya doğru yola koyulduk. Mesafe da yakındı. Yollarda ilgimizi çeken bölgenin ağaçlarıydı. Yeşil görmeye hasret gözlere terapiydi bir çeşit. Orada Mütevelli Otel’de konakladık. Kentin tam merkezindeydi. Otelin terasından akşam şehri izlemek keyifliydi. Yemekler, servis ve temizlik iyiydi. Ertesi sabah Kastamonu’da Şerife Bacı Heykeli’nin öyküsünü dinledik. Taşköprü üzerinden Sinop’a ulaşmıştık.

Safranbolu
Safranbolu

 

Sinop’ta İzmir havasını kokladık. Öğle vakti ordaydık ve hava çok sıcaktı. Fazla benzettim İzmir’e. Sinop denilince akla tarihi cezaevi gelir. Orayı gezmemek olmaz. Sebahattin Ali’nin yattığı cezaevi hüznü, heyecanı birlikte getiriyor. Belleğimde “Aldırma Gönül” şiirinin dizeleri, bestesinin ezgileriyle dolaşıyoruz:

Dışarda deli dalgalar

Gelip duvarları yalar

Beni bu sesler oyalar

Aldırma gönül aldırma…

4000 yıllık Sinop Kalesi, kale gibi ayaktaydı. Öğle yemeği olarak yörenin ünlüsü Sinop Mantısıydı yiyeceğimiz. Farklı bir tat, cevizli, karışık, sadesi de vardı. Gurmelerden olumlu eleştiriler almış bir yemektir Sinop Mantısı. Tatmadan gitmeyiniz.

Meşhur Sinop Cezaevi
Meşhur Sinop Cezaevi

 

Sinop’tan Samsun’a geçip meşhur Bandırma Vapuru’nu ve Atatürk heykelini görüp fotoğraf çekiliyoruz. Akşam Samsun’dan Ayvacık’a geçip orada konaklıyoruz. Kaldığımız otelin adı Legend Otel. Suat Uğurlu Barajı’nın yanında şiir yazdıracak bir konumda, ancak yemek ve hizmet pek iyi değildi. Hele kahvaltısı son derece zayıftı. Güzel bir turda bu ayrıntılarla kafa yormuyoruz ve devam ediyoruz.

Üçüncü gün Ordu’ya doğru yola koyuluyoruz. Ordu’da Boztepe’ye teleferikle çıkıp şehri kuş bakışı izlemenin keyfini çıkartıyoruz. Teleferiğin şehir merkezinin üstünden geçmesi bizlere çok ilginç geliyor. Trabzon’a doğru giderken Akçaabat’ta öğle yemeği molası. Ünlü köftesi, piyazı, kayganası, ayranı, saray tatlısı lezzetin hakkını veriyor. Fiyatı da çok uygun geliyor bizlere. Kayganayı ilk kez tadıyoruz. Yumurta, un, maydanozdan yapılıp yağda kızartılıyor. Çaylar da güzel. Çay deyince, Giresun’a giderken sahil yolu üstünde Tirebolu 42 Çay Tesisi’nde çay ve fındık ezmesi molası veriyoruz. Tesisin ikramı. Buradan çay ve fındık ezmesi alıp Trabzon’a devam ediyoruz. Trabzon’da Atatürk Köşkü ve Müzesi’ni gezmeden olur mu? Atamızın Trabzon’a geldiğinde kaldığı ev. Trabzonlu banker Kostantin Kabayanidis tarafından İtalyan bir mimara yaptırılmış burası. Trabzon halkı daha sonra burayı satın alıp Atamıza hediye etmiş. Kültür Bakanlığı da 1942 yılında gerekli yasal işlemleri tamamlayıp burayı müzeye çevirmiş. Trabzon’a gelirseniz burayı mutlaka görmelisiniz. Trabzon’dan sonra Rize’ye yöneliyoruz. Hopa karayolu üzerinde bir bez atölyesinde mola veriyoruz. Burası meşhur Rize bezi atölyesi. Sevdiklerinize hediye alabileceğiniz birçok seçenek var. Gömlekten saç bandına kadar…

Bandırma Vapuru
Bandırma Vapuru

Üçüncü günün gecesinde Ayder Yaylası’nda konaklıyoruz. Kalegon Otel’deydik. Güzel bir oteldi. Ertesi gün yayla gezisinden sonra Çamlıhemşin’e gelip Şenyuva Köyüne doğru yola çıkıyoruz. 1669 yılında yapılmış Taşköprü, “Zaman mı geçici, insan mı?” sorusunu belleklerimize işliyor. Bu köy aynı zamanda “Sevdaluk” dizisinin çekildiği yer. Oradan devam edip 100 metrelik bir uçurumun tepesine kurulmuş Kartal yuvasını andıran Zilkale’yi geziyoruz. Muhteşem bir tabiat ve manzara. Püfür püfür esen tatlı rüzgâr size eşlik ediyor. Oradan öğle yemeği için Fırtına Deresi’ne geliyoruz. Her konuda fırtınalar kopartılan yerin özelliği, güzelliği bir başkaydı. Öğle yemeğimizde yörenin meşhur kırmızı benekli alabalığını tadıyoruz. Yöresel lezzetler balığımızın yanında var: fasulye turşusu, kuymak, Laz böreği, mısır ekmeği. Laz böreğinin tatlı olduğunu orada öğreniyoruz çoğumuz. Burada profesyonel sporcular rafting yapıyor çünkü derenin debisi buna çok uygun. Bizim gibi acemiler içinse Karadeniz insanı Zipline diye bir şey icat etmiş. Sizi belinizden bağlıyorlar bir taraftan sizi itiyorlar derenin üstünde kayıyorsunuz, karşı taraftan karşılıyorlar. Ben yapmadım ama çocuk, genç, yaşlı birçok kişi yapıyor ve keyifli görünüyordu.

Oradan istikamet Batum. Rusya’nın Antalya’sı diye anılan bu şehri özelikle gece görmenizi tavsiye ederim. Çünkü müziğin ritmine göre dans eden su gösterini gece izlemek çok keyifli. Mimari yapı son derece gelişmiş, eski yapıları da görmek mümkün. Batum’da kaldığımız otel İberia Otel. Otelde Gürcü gecesi eşliğinde Gürcü yemeklerini tatmak gayet keyifli. Otel ise gayet temiz ve hizmet iyi.

Beşinci gün Batum’dan ayrılıp Hopa üzerinden Borçka’ya ulaşıyoruz. Borçka’dan 1 saat süren yolculukla Karçal Dağı eteğinde bulunan kartpostal güzelliğindeki Karagöl’e ulaşıyoruz. Yeşile, doğaya, güzelliğe doyuyoruz. İsteyen sandalla gölde gezinti yapıyor, isteyen muhteşem manzara eşliğinde çayını yudumluyor. Öğle yemeği  Borçka’da. İspir fasulyesi burada da meşhurmuş biz de kuru fasulye pilav ve turşudan oluşan yemeğimizi yiyoruz. Daha sonra biraz yapılaşma olsa da hala çok güzel olan Uzungöl’ü de ziyaret ediyoruz ve oradan Trabzon Sultan Murat Yaylası’nda geçiriyoruz. 2100 rakımlı yayla hoşa gitmeyecek gibi değil. Bir günde dört mevsimin yaşandığı yerler. Sabah kahvaltısı da akşam yemeği de tam not alıyor bizlerden. Yöresel yemekler ön plandaydı. Bir gecede doyulmayacak güzellikler, anılarımız betona işler gibi belleğimize işleniyor.

Borçka, Karagöl
Borçka, Karagöl

 

Altıncı gün Şehzadeler Kenti’ne  Amasya’ya doğru yol alıyoruz. Öğlen Samsun Terme’de mola verip Terme Pidesi yiyoruz. Terme’de Amazon kadınlarının yaşadığı Homeros’un İlyada Destanı’nda yer alıyor. Amazonların Thermedon Çayı bölgesine yerleştikleri biliniyor. Terme’den devam ederek Şehzadeler Kenti Amasya’ya varıyoruz. Amasya’nın ışığa kesmiş gece görüntüsü, masalsı bir iz bırakıyor belleklerde. Kaya Mezarları, Yeşilırmak renklere bulanıp geceye sihirli bir hava katarken “Kim bilir hangi masalda bunu yaşayacağım?” sorusu kesinlikle kafanıza takılır. Amasya’nın en yüksek yerindeki Apple Palace otelde geceliyoruz. Açık büfe olarak hizmet veren otelin akşam yemeği de kahvaltısı da çok lezzetli ve zengindi. Temizliği, konforu, hizmeti son derece iyiydi. Gezdiğim yerler içinde beni en çok etkileyen kent oldu Şehzadeler Kenti Amasya. Buraya en az 3 gün ayırmalı bence ama tur ile geldiğimiz için istemeye istemeye dönüş için yola çıkıyoruz.

Amasya, Yeşilırmak
Amasya, Yeşilırmak
Terme'de Amazon heykeli
Terme’de Amazon heykeli

Ertesi sabah İzmir’e dönmek için yola koyuluyoruz. Ankara Anıtkabir’de Büyük Kurtarıcı Atatürk’ün huzuruna çıkış. Gezinin finali nasıl da etkilemişti geziye katılanları. Anıtkabir’de Atatürk’e herkes kendince mesajlar yolladı, dualar etti…

Bir haftadır kafamızı dinlemenin huzuruyla yoldaydık… İzmir’e doğru yol alırken herkeste bir sessizlik anılarımız, düşlerimizde köyler, kasabalar, kentleri geçiyorduk. Temmuz sonu ağustos başında gerçekleştirdiğim Karadeniz rüyası böyle sona erdi. Yaz mevsimi Karadeniz’i gezmek çok keyifliydi. Ama sonbaharda da başka güzel oluyordur eminim.

Sonbahara girdiğimiz bu günlerde kulaklarımda sanatçı Eda Baba’nın “Sonbahar” şarkısı, yeşiller denizinde yaptığımız bir haftalık gezi belleğimdeydi. Yeşiller sararmaya başlamış mıydı acaba?

Bir rüya olmalı gördüğüm,

Gördüğüm bir rüya olmalı,

Belki de belki de hiç uyandırmamalı…

Sonbahar sonbahar olmalı

Sebebi sebebi sonbahar…

Korkmuyorum hiç…

Bir Cevap Yazın