Levent Üzümcü’den gençlere mesaj: TÜRKİYE’DEN GİTMEYİN

RÖPORTAJ: ENGİN TATLIBAL

Sanatı kadar politik tavrıyla da takip edilen Levent Üzümcü, her şeyden önce çok başarılı bir oyuncu. Samimiyeti hem sahnede hem de sokakta gözlerinden fışkıran bir insan. “İnandığı şeyin peşinden koşan, inandığını paylaşan ve söyleyebilen insan, sanatının hakkını verebilen insandır” diyor ve ekliyor: “Samimiyeti yaratan şey de bu zaten…” Tiyatro izleyicisinin 90’lardan beri tanıdığı, ancak büyük çoğunluğumuzun Avrupa Yakası’nın Cem Onaran’ı olarak bildiğimiz Levent Üzümcü ile İzmir Bostanlı Suat Taşer Tiyatrosu’nda buluştuk, sanatı, uzun süredir başarıyla sahnelediği “Anlatılan Senin Hikayendir”i, Türkiye’yi ve seyahatlerini konuştuk.

Sizi ve oyununuzu tek kelimeyle anlatmam istense “samimiyet” derdim sanırım. Oyunun adı “Anlatılan Senin Hikayendir” ve bu, siyasi jargonda geçen bir ifade… 68 Mayısında Paris’in duvarlarına yazılan bir cümle. Bu bağamda oyun ile ilgili sizin ağzınızdan birkaç cümlelik bir sinopsis duymak istesek ne söylersiniz?

Her şeyden önce şunu söyleyebilirim; “Anlatılan Senin Hikayendir” doğru bir ifade. “Ne gülüyorsun, anlatılan senin hikayendir” diyen oyuncunun söylediği tarihten itibaren kimin hikayesini kime anlattığın ve onların bu hikayeler karşısında ne yaptığı her zaman önemliydi. Marx o yüzden Das Kapital’in girişine “De te fabula narratur” yazdı, yani “Anlatılan senin hikayendir.” Çok özel bir cümle bu ve çok özel bir anlamı var. Tiyatro için genellikle “hayatın aynasıdır” derler. Bu bağlamda bu laf çok güzel karşılıyor.

Cengiz Toraman’ın yazdığı “Anlatılan Senin Hikayendir” büyük ilgi görüyor. Tek kişilik oyunda Üzümcü, üç göç hikayesini başarılı bir performansla seyirciye sunuyor.

Oyun gördüğüm kadarıyla yoğun bir ilgi görüyor. Ferhangi Şeyler gibi yıllarca ve binlerce kez oynanacak bir oyun olacak sanıyorum…

Umarım dediğiniz gibi olur. Çünkü anlattığım hikayeyi dinleyen herkes, toplumun hangi kesiminden gelirse gelsin, hangi sosyal statü ya de kasttan olursa olsun, çok beğenerek ayrılıyor. Bu da oyunun ne kadar geniş bir kitleye hitap ettiğinin bir göstergesi.

İnandığı şeyin peşinden koşan, inandığını paylaşan ve söyleyebilen insan, sanatının hakkını verebilen insandır…

Türkiye’de mübadeleyi işleyen sanat eserleri, genellikle mübadil veya mübadil torunu olan isimlerce ortaya konuyor. Ancak sizin oyununuzu yazan Cengiz Toraman mübadil değil, bildiğim kadarıyla Kırım göçmeni. Bu anlamda bir ilk olduğunu düşünüyorum…

Yerinden, yurdundan, toprağından edilmek hikayesi Kırım Türklerinde de var biliyorsun. Toprağından edilme hikayesini neresi üzerinden anlattığın da önemli. Bu oyunu Diyarbakır’da da oynasan, Van’da da oynasan, Trabzon’da, Antalya’da, İzmir’de de oynasan, yerinden yurdundan edilme hikayesi önemli bir hikayedir. Şimdi sen Mahmut ile Yezida’yı izlediğinde, bir Yezidi kızın Mahmut ile olan aşkına şahit olduğunda İzmir’de de olsan, Trabzon’da da olsan, Antalya’da da olsan, Erzurum’da veya Tekirdağ’da da olsan aynı şeyi hissediyorsun. Önemli olan budur. Evrenseli yakalamanın altında yatan da budur. Bu benim için çok önemli. Cengiz’in (Toraman) başardığı bir şey bu. Senin nereden geldiğin değil, neyi anlatmak istediğin önemli.

20. Sadri Alışık Tiyatro Oyuncu Ödülleri “Komedi ya da Müzikal – En İyi Erkek Oyuncu” ödülü / 2015.

Kim ne derse desin, bugün de bir gönüllü mübadillik durumu söz konusu. Özellikle Türkiye’nin benim yaşadığım bölümünde genç insanlar ülkelerini terk etmenin yollarını arıyorlar. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Türkiye’de gitmek, biraz hazırlopçu bir çözüm. Ülkeye kızıyorlar, toplumun belli bir bölümüne kızıyorlar ve ülkeyi terk ediyorlar. Bu ülke kolay kazanılmadı. Ve bu ülke, ülke yönetmekten bihaber insanların ellerine terk edilecek kadar önemsiz bir ülke de değil. Burası bizim vatanımız. Bir insanın yerinden, yurdundan, vatanından edilmesi kolay bir iş değildir. Hele bunu kendi kendisine yapması hiç değildir. Bunu yapmasınlar kendilerine, benden tavsiye. Pireye kızıp yorgan yakmanın ne anlamı var?

Ben biraz mirasyedi durumu görüyorum toplumda, katılır mısınız?

Olabilir, evet. Ama şu da var; 28 Ekim 1923 günü akşamında Mustafa Kemal, “Arkadaşlar, yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” dediğinde Türkiye’de yaşayan laiklerin oranı yüzde kaçtı? Kelimenin anlamını bilen yüzde kaçtı? Ama bugün Meclis’teki dört parti içinde çok yüksek oranda laik vardır. Çoğunluktadırlar hatta.

Başarılı oyunculuğunun yanında toplumsal duyarlılığıyla da ön plana çıkan Levent Üzümcü, Türkiye’deki hak ihlalleri konusunda tepkisini her platformda ortaya koyuyor.

Klişe bir soru olacak ama mevcut siyasi ve toplumsal ahlaki çöküntü ortamında sanatın ve sanatçının durduğu yer neresi olmalı?

Yo, hiç de klişe bir soru değil… İnandığı şeyin peşinden koşan, inandığını paylaşan ve söyleyebilen insan, sanatının hakkını verebilen insandır. Eğer bazı şeylerden korkarak hayata dair hissettiğin şeyleri izleyicinle paylaşmıyorsan -ama resim ama heykel yaparak, ama sahneye çıkarak- bu bir tür otosansürdür. Neden sanatla uğraşıyoruz ki? Örneğin tiyatro… Hayata dair sıkıntısı olan bir insan oturup bir şey yazıyor, hayata dair sıkıntısı olan bir başka insan onu söylüyor. Sanatı doğuran şey budur. Tabi ki popüler kültürün ürünü olan eserlerden söz etmiyorum, onları hor gördüğüm, aşağıladığım düşünülmesin. Onlar da gerekliliklerden doğuyor. Ama bir şeye “sanat ederi” dememize neden olan parametreler vardır ve o parametrelerin buluştuğu sanat eserlerine baktığında bu dediklerimle örtüşür. Derdi olması lazımdır sanat eserini üretenin, sunanın. İçinden hissetmesi lazımdır. Adam yazarla aynı derdi paylaşmıyorsa ve aynı dünyaya inanmıyorsa nasıl anlatabilir ki bu hikayeleri? Onu şurasında hissetmesi gerekiyor insanın. Girişte “samimiyet” diyerek çok güzel tanımladığın şeyin altında yatan da bu. Samimi biçimde hissetmekle ilgili bir durum. Evet, anlatılan benim hikayem, anlattığım benim hikayem, ama anlatılan senin hikayen.

Ardahan’dan karayoluyla Şavşat’a geçiş rotasını unutmam mümkün değil. 2 bin 300 metreye kadar çıkarsın, Kaçkarlar karşında kalır…

Oyuncu olduğunuz için çok geziyorsunuz; tatil amaçlı son seyahatinizi nereye yaptınız?

Yunanistan’ın Kos adasına yaptım. Şahaneydi… Biz burada çok fazla teknolojinin içinde kaldık. Bütün yenilikler anında Türkiye’ye geliyor ve insanlar olmayan bir paranın refahını sürmeye çalışıyorlar. Kos adası sakin sessiz bir ada. İnsanlar o kadar zengin de değiller, kimseyi kazıklamaya da çalışmıyorlar. Güzel insanlara sahip güzel bir ada. Bizim de var güzel adalarımız, bizim de var güzel insanlarımız. Ama Kos’ta insanlar gelen müşteriyi tokatlamak derdinde değiller. İki tane paçanga böreğiyle bir ayrana 50 lira yazmıyorlar, saçma sapan hesaplar getirmiyorlar. Çünkü biliyorlar ki o hesabı bir kere alacağına iyi hizmetle o adamı on kere oraya getirebilir. Ben artık böyle yaşıyorum, gittiğim yerlerde ancak bir kere kazık yiyebilirim, ikincisini atamaz, gitmem bir daha.

Üzümcü, Avrupa Yakası’nın Cem’i rolüyle çok başarılı oldu.

Türkiye’de en unutamadığınız seyahatinizi nereye yapmıştınız?

Ardahan’dan karayoluyla Şavşat’a geçiş rotasını unutmam mümkün değil. 2 bin 300 metreye kadar çıkarsın, Kaçkarlar karşında kalır. Çoruh’un kollarından biri de oradan geçer. Şahane bir güzergahtır, şahanedir.

 

Levent Üzümcü’den gençlere mesaj: TÜRKİYE’DEN GİTMEYİN” için bir yorum

  • 15 Eylül 2017 tarihinde, saat 22:11
    Permalink

    Levant üzümcü, sevgi dolu kalbin yüzüne yansıyor lakin cok az insan tanıdım böyle temiz yüzlü böyle savaşcı

Bir Cevap Yazın